ßeta

‘Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller’ Derneği, yeni kurduğu dans grubuna dansçılarını bekliyor…

‘Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller’ Derneği bünyesinde, ‘Kanser Hastaları Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller’ www.herseyeragmenyalnizdegiller.com projesinin yanında bir de dans grubu kuruluyor. Latin dansları, Tango ve HipHop kategorilerinde çalışmalar yapacak olan grubun, kareografik ve müzikalite değeri olan gösterileri, ilk etapta İstanbul’da sahne alacak.

Boğaziçi Üniversitesi Dans Klübü BUdans eğitmenleri tarafından yaptırılacak olan çalışmalara; kanser hastaları veya iyileşmiş kanser hastaları ile derneğe destek vermek isteyen her dans sever katılabilecek.

2010 Mart Ayı’na kadar bir gösteri sahnelemeyi planlayan dernek başkanı Davut Topcan, Derneğin bu projedeki amacını da şöyle açıklıyor;

‘Amacımız kanser hastalığına yeni yakalanmış ve tedavi görmekte olan diğer kanser hastalarına, bu hastalığın ölümcül olmadığını ve bizlerin de aynı yoldan geçip iyileştikten sonra eski hayat kalitemize kavuşarak dans gibi zor bir aktiviteyi yapabildiğimizi göstermek istiyoruz. Tıp camiası tarafından da kabul edilen moral ve umudun kanser tedavisi gören kişiye etkisi için elimizden gelen ne varsa yapmaya devam edeceğiz.’

Bu gruba katılmak isteyenlerin davut@davuttopcan.com adresine fotoğraflı bir başvuru e-maili yazmaları yeterli olacaktır.

 

dans

 Her Şeye Rağmen Yalnız Değiller Derneği  

vodafone_01

Teknolojinin gelişmesiyle ve yeniliklerin artmasıyla beraber firmalar ürünlerinde çeşitliliği ve kaliteyi yükselterek rekabete yeni soluk getirecek ürün ve servislerle tüketicileri cezbetmeye devam ediyor.

Teknoloji, rekabet, ürün çeşitliliği, fiyatının yanında müşterinin dikkatini çekmek ve sunulan ürün ya da servisin tercih edilmesi özetle rakip ürünlerden farklılaşması konusunda ambalajın önemi devreye giriyor.  dsc002231 

Son kullanıcının karar verme aşamasında en büyük karar kriterleri olan ürünün fiyatı, kalitesi ve markanın kendisi  kadar marka imajını yansıtan ambalajın  yeri de çok büyüktür. Ambalajın dikkat çekici olması ve müşteriyi yakalaması son derece önemlidir. Ancak ambalajın dikkat çekici olması  gereğinden büyük ve abartılı olması değil sade, canlı, sıradışı ve abartısız oluşudur.

dsc00226Bunun en büyük örneklerinden birine geçen gün rastladım ve uzun zamandır aklımda olan  ”ambalajın pazarlamadaki rolü” konusuyla çok örtüştüğünü düşünerek yazmaya karar verdim.  

Operatörlerin büyük zarflar içinde sayfalarca tanıtım broşürleri ile sundukları sim kartları hepimiz biliyoruz.

Vodafone, bu zarfı yukarıdaki resimlerde de göründüğü şekilde küçültmüş ve sim kartı yine kendi boyutlarında, ceplere sığacak büyüklükte çok şık bir tasarımı olan kutunun içine koymuş ve bir de mekanizma geliştirmiş. Kutunun bir tarafından çektiğinde öteki tarafından sim kartın çıktığı bu tasarım ile  Vodafone’un sıradan bir sim karta ve ürüne değer katarak rakip firmaların benzer ürünlerinin yanında fark yarattığını düşünüyorum.

Bu örnek gibi buna benzer diğer örneklerin de pazarlamada ambalajın önemini bir kez daha kanıtladığına inanıyorum.

birthdaywishYazla beraber gezmeye, gezerken de yazıları aksatmaya başladım kabul.. Hep aklımda kendime bir doğumgünü yazısı yazmak vardı, onu da 19 Temmuz’dan beri erteliyorum, o da kabul.. Öyle plansız yaşıyorum ki, keyfini çıkara çıkara.. Kabul, kabul, kabul..

Senenin başında Tunç Kılınç’ın Fikir Atölyesi’nde 2009′dan beklentilerimi yazmıştım.. Çok uçtuğumu sanmıştım.. 3 dileği kendime hatırlatmak istiyorum;

- Fernando de Noranha’da tatil

- Kısa sürede ziyaretçi akınına uğrayan web sitem

- Şakımakta olduğum İspanyolcam

şimdi bakıyorum da çok da fazla birşey dilememişim 2o09′dan…

Web sitem ziyaretçi akınına uğramasa da beklediğimin üstünde gerçekleşen trafik ve okuyucu sayısıyla gayet iyi gidiyor şimdilik.. İspanyolcaya da 1 seneye yakın devam ettikten sonra bir süreliğine ara verdim ancak eskisine nazaran çok daha iyiyim..

Hayalimdeki ada ise hala daha hayallerimi süslüyor, 2009 içinde adaya gitme planlarına devam ediyorum..

2009′dan beklediklerim bir yana, 2009′u yarıladığım şu aralar, hem yeni yaşıma girdim, hem de yeni bir işe ve masala başladım.. Özellikle son zamanlarda beni hayata bağlayan şeylerin hırs değil, mutluluk ve huzur olduğunu bir kere daha anladım ve bunu kendime hep hatırlatmak istiyorum..

Yeni yaşımda, kendime daha çok dikkat etmek, daha sağlıklı yaşamak, etrafımdakilere ve sevdiklerime daha fazla vakit ayırabilmeyi diliyorum..

Yeni yaşımda, beni ben olduğum için seven insanlarla birarada olmayı diliyorum…

Yeni yaşımda, daha fazla yer gezip görmeyi,keşfetmeyi, çookk uzaklara gidebilmeyi diliyorum..

Yeni yaşımda, şu anda hayatımda olan herşeyin, herkesin oldukları yerde kalmasını diliyorum…

Yeni yaşımda yaşlanmayıp hep aynı kalmak istiyorum..

Yeni yaşımda bir önceki yaşımdan daha enerjik, daha pozitif, daha güleryüzlü, daha sevecen ve anlayışlı olmak istiyorum..

Yeni yaşımda daha az hassas ve daha çok güçlü olmak istiyorum..

Ufak ve önemsiz şeylere takılan insanlardan değil, önemli konularla ilgilenenlerden olmak istiyorum..

En çokunu isteyenlerden değil ama en azıyla mutlu olanlardan olmak istiyorum..

Ve tüm bu dilediklerimi 19 Temmuz 2010′da başarmış olmak istiyorum…

İyi ki doğmuşum!!!

tribes-seth-godin1Kitabı 3 günlük tatilde ancak okurum diye yanıma aldım, iki günde bitirdim..

Seth Godin pazarlamayla ilgilenen herkes gibi benim de sürekli takip ettiğim, yazılarını okuyup, videolarını izlediğim büyük bir pazarlama gurusu..

Godin, kitapta herkesin bildiği yöneticilik anlayışına bambaşka bir boyut getirererek, geleceğin yöneticilerin değil liderlerin/yön veren kişilerin elinde olduğunu, “değişim”in de aynı şekilde yöneticilerle değil, “değişim” i gerçekleştirecek ve aksiyon alabilecek cesareti, gücü, vizyonu olan kişilerin (liderlerin!)  kontrolünde olduğunu savunuyor…

Liderlerin, lider olabilmesi için ise kitabın ismini aldığı “Tribes“ ’ın (aynı gruptan  kişiler)  varolması gerektiğini ileri sürüyor…

Bundan önceki kitaplarında da büyük yankılar uyandıran Godin, bu kitabında “Tribes” adı verilen grupların kitabın asıl konusu olan “değişim“ i gerçekleştirme de büyük etkisi olduğuna değiniyor. Bunun yanında yönetmek ve liderlik etmenin aynı şeyler olmadığını ve yöneticilerle esas liderler arasında ki farkları da gözler önüne seriyor.

Kitapta bir çok yerde değinilen “değişim” in gerçekleşebilmesi için “hareket” in gerekli olduğu, bu hareketin ise kitapta tanımlanan ve “Tribes” denilen topluluklar sayesinde yaratılabileceğinden bahsediyor. Bu değişimi harekete geçirecek liderler için önemli olanın ise liderlik edilen topluluğun değil, o topluluk içindeki ilişkilerin ve iletişimin yönetimi olduğunu savunuyor ve Godin, bahsedilen grupların etkisini yaşanmış örneklerle anlatıyor.

Bana göre kitabı keyifli yapan şeyler ise Godin’in okuyucuyla birebir konuşuyormuş gibi, tamamen kendi düşünce ve deneyimlerini sade, akıcı ve en önemlisi samimi bir dille paylaşmış olması..

Değişimi yaratacak ve harekete geçirebilecek kadar cesur ve güçlü olduğunuzun farkına varmanız için “Tribes” ı mutlaka okumanızı öneriyorum.

Kitaptan, asıl konuları çok güzel özetleyen birkaç alıntı yaparak yazımı tamamlıyorum..

” No one gives you permission or approval or a permit to lead, you can just do it.. The only one who can say -no-  is you” - (Kimse size yol göstermeniz için izin ya da onay vermez, bunu yalnızca siz  isterseniz yaparsanız.. -Hayır- diyebilecek tek kişi de yine sizsiniz)

” If you insist on playing today’s game by yesterday’s rules, you are stuck” - (Eğer bugünün oyununu dünün kuralları ile oynarsanız, işin içinden çıkamazsınız)

” Marketing is the act of telling stories about the things we make, stories to tell and stories to spread” (Pazarlama başkalarına anlatmak ve yaymak amaçlı kendi yarattığımız hikayeleri anlatmaktır)

Ve her zaman inandığım ve kitapta geçen birşeyi daha paylaşmak istiyorum…

Initiative=Happiness,

Eğer bu denkleme sizde inanıyorsanız, içinizde dışarı çıkarılmayı bekleyen ve değişimi başlatacak,  o güç var demektir..

“Adam yaşama sevinci içinde..Masaya anahtarlarını koydu, bakır köşeye çiçekleri koydu, sütünü yumurtasını koydu, pencereden gelen ışığı koydu.. Bisiklet sesini, çıkrık sesini, ekmeğin, havanın yumuşaklığını koydu.. Adam masaya,  aklında olup bitenleri koydu..Ne yapmak istiyordu hayatta, işte onu koydu…” Edip Cansever

kale1

Bozcaada Kalesi: Bozcaada’ya yaklaşırken, kesin olmamakla birlikte Bizanslılardan kaldığı söylenen Bozcaada Kalesi tüm ihtişamıyla karşılıyor sizi…

Bozcaada, ilk bakışta kurak ya da sıkıcı  bir yer gibi görünse de  kısa süre içinde sıcak insanları, denizi, üzüm bağları ve kendine has edası ile etkisi altına alıyor misafirlerini…

liman-2

İskele: Kalenin tam karşısında, etrafında birbirinden şirin balık lokantalarının olduğu küçük bir iskele var. Güneş batmaya yakın, balık lokantaları tıka basa dolmaya başlıyor. Güneş battıktan sonra ise ışıklarla aydınlatılan kale manzarası eşliğinde yemeğiniz daha da keyifli bir hal alıyor…

Bozcaada Kalesi ve iskelesi dışında görülmeye değer yerlerden biri de Bozcaada’nın meşhur yel değirmenleri ve feneri..

yel-degirmeni1

Yel değirmenleri ve Polente Feneri: Bozcaada’nın eski Polente Feneri’nin yanına dikilen 17 yel değirmeni 2000 yılından beri dönmeye devam ediyor. Yel değirmenleri ve Polente Feneri’nin bulunduğu yer Bozcaada’nın batı burnunda yer alıyor. Yel değirmenlerinin sessiz sedasız dönüşü, bulundukları yerden manzarası ve manzaraya eklenen  güneş batımının turuncusu o an için herşeyi unutturmaya yetiyor… Devamını oku

Yolculook’a yazmayalı iki hafta oldu…  

Buraları ihmal etmiş gibi gözüksemde, yazamadığım her gün ve tamamlayamadığım her yazı sıkıntı olarak geri dönüyor bana.. Yaşanılan gecikmelerin sebeplerinden bazısı bu aralar hayatımda yaşadığım beklenmedik gelişmelerle alakalı…

webgirisim-logoBu gelişmelerden biri artık online seyahat, e-turizm, e-seyahat pazarlama ile ilgili konularda başka bir sitede yazmaya başlıyor olmam…

Bundan sonra yukarıda bahsettiğim konularla ilgili Mehmet Cihangir ve Onur Özdemir ile birlikte Webgirişim Turizm’de  yazıyor olacağım… 

Yolculook’ta yine pazarlama, ağırlıklı olarak mobil & internet ve seyahatlerimle ilgili yazmaya devam edeceğim.. 

İlgilenenlere duyurulur…

marakeş-2008

“Daha uçakla üzerinde süzülürken şehir beni etkisi altına almaya başlamıştı.. O zamana kadar Avrupa dışında gittiğim ilk şehir olacaktı.. Bu şehrin Afrika’da oluşu da ayrı bir heyecan ve büyü katıyordu işin içine.. ”

Uzun yıllar Fransız egemenliği altında kaldıktan sonra 1953 yılında bağımsızlığına kavuşan Fas’ta ana dil Arapça olsada en yaygın konuşulan dil Fransızcadır.

Fas’ın en güzel şehirlerinden biri olan Marakeş ise duvarlarla çevrili eski şehir Medina ve  eski şehirdeki  yoksulluğun aksine herşeyin lüks ve kaliteli olduğu, merkezi Guliza olan yeni şehir olarak ikiye ayrılıyor. 

eski şehir-medinaEski Şehir: Solda görmüş olduğunuz alan, Medina’nın merkezi ve en ünlü bölgesi olan Djemaa el Fna. Alandaki sıra sıra dükkanlarda rengarenk şal, kumaş, deri çanta ve ayakkabı, Fas seramikleri, oraya özgü çay bardakları, takı,nargile ve otantik daha bir çok şeye rastlamanız mümkün. Sıkı bir pazarlık ile 20 Dirhem’e alacağınız hediyeyi 10 Dirhem’e kadar indirilebilirsiniz…Yalnız bazen sinirli çıkabiliyor dükkan sahibi, eğer siz de ona sinirlenip, pazarlık yaptığınız şeyi almadan çıkarsanız sizi pazar alanının içinde takip edip, aldırana kadar musallat olabiliyor.. Bu yüzden dikkatli olmanızda fayda var..:)

dsc05346Alanın tam ortasında Marakeş’te çok meşhur olan portakallar (portakal suyu), kuruyemiş ve türlü baharatlar   satılırken, bir tarafta ise turistlerin ilgisini çeken, benim korkudan yaklaşıp fotoğraf çekemediğim yılan gösterileri, size hayatınızı anlatan falcılar yer alıyor. Akşam 18:00-19:00 sularında ise açıldığı anda dolmaya başlayan ve kısa bir süre sonra tıklım tıklım olan seyyar lokantalar kuruluyor.  Bu lokantalarda, Fas’ın geleneksel yemeklerinden olan et veya sebze ile yapılan kuskuslarını  denemenizi tavsiye ederim. Devamını oku

Daha fazlası için»
server monitoring cell phone cases